İbnü’l-Fârız (öl. 1235), İbnü’l-Arabî ile aynı dönemde yaşamış önemli bir sûfî şâirdir. Günümüze ulaşan tek eseri, ölümünden sonra farklı kasîdelerinin bir araya getirilmesiyle teşekkül eden Dîvân’dır. Bu Dîvân içinde yer alan kasîdeler arasında en fazla tanınan metin, Nazmü’s-sülûk olarak da isimlendirilen Kasîde-i Tâiyye’dir. Bunun yanı sıra Kasîde-i Mîmiyye (Hamriyye) de tasavvuf geleneğinde geniş bir şöhret kazanmıştır. Özellikle bu iki kasîdenin Osmanlı tasavvuf düşüncesinde belirli bir tesirinin bulunduğu görülmektedir. Bu çalışma, İbnü’l-Fârız Dîvânı’nın Osmanlı tasavvuf geleneği içerisindeki konumunu, şerh ve tercüme faaliyetleri bağlamında ele almayı hedeflemektedir. Araştırmada, Osmanlı döneminde kaleme alınan şerh ve tercümeler ile ilgili yazma eserler ve literatür incelenmiş, bu metinler üzerinden değerlendirmeler yapılmıştır. Elde edilen bulgular, İbnü’l-Fârız kasîdelerinin Osmanlı ilim ve tasavvuf çevrelerinde özellikle şerh ve tercüme faaliyetleri aracılığıyla geniş bir yayılım kazandığını ortaya koymaktadır. Özellikle Dâvûd el-Kayserî (öl. 1350) ile başlayan şerh geleneğinin, sonraki dönemlerde Ankaravî ve Nâblusî gibi isimlerle devam ettiği görülmektedir. Bu süreçte kasîdelerin çoğunlukla vahdet-i vücûd çerçevesinde yorumlandığı ve beyit beyit ilerleyen bir yöntemle ele alındığı anlaşılmaktadır. Ayrıca Dîvân’ın Türkçe’ye tercüme edilmesi, metinlerin daha geniş bir çevrede okunmasına imkân sağlamıştır. Sonuç itibariyle, İbnü’l-Fârız Dîvânı’nın Osmanlı tasavvuf geleneğinde şerh ve tercüme faaliyetleri sayesinde belirgin ve kalıcı bir yer edindiği anlaşılmaktadır. Bu faaliyetler, metnin anlaşılmasının ötesinde, tasavvufî düşüncenin aktarılmasında da etkili olmuştur. Bu yönüyle İbnü’l-Fârız Dîvânı, Osmanlı tasavvuf çevrelerinde başvurulan metinler arasında yer almış ve yorum geleneği içerisinde süreklilik kazanan bir yapı oluşturmuştur. Bu durum, İbnü’l-Fârız’ın çoğu zaman İbnü’l-Arabî düşüncesiyle birlikte anılmasına rağmen, Osmanlı tasavvuf çevrelerinde şerh ve tercüme faaliyetleri sâyesinde belirgin bir tesir meydana getirdiğini göstermektedir.
Ibn al-Fāriḍ (d. 1235) was a Sufi poet who was a contemporary of Ibn al-ʿArabī (d. 1240). His only extant work is his Dīwān, which was compiled after his death from his qaṣīdas. Among these, the most well-known is the Qaṣīdat al-Tāʾiyya, also known as Naẓm al-sulūk. In addition, the Qaṣīdat al-Mīmiyya (al-Khamriyya) gained wide recognition within the Sufi tradition. These two qaṣīdas, in particular, appear to have had a notable influence on Ottoman Sufi thought. This study aims to examine the place of Ibn al-Fāriḍ’s Dīwān within the Ottoman Sufi tradition through the lens of commentary (sharḥ) and translation activities. To this end, commentaries and translations produced during the Ottoman period, along with relevant manuscript sources and secondary literature, have been analyzed and evaluated. The findings indicate that Ibn al-Fāriḍ’s qaṣīdas became widespread in Ottoman scholarly and Sufi circles through commentary and translation. The tradition of commentary, which begins with Dāwūd al-Qayṣarī (d. 1350), continues in later periods with figures such as Anqarawī and al-Nābulusī. In this process, the qaṣīdas were generally interpreted within the framework of waḥdat al-wujūd and were examined through a verse-by-verse method. Furthermore, the translation of the Dīwān into Turkish enabled these texts to reach a broader audience. In conclusion, Ibn al-Fāriḍ’s Dīwān came to occupy an important place in the Ottoman Sufi tradition through both commentaries and translations. These activities contributed not only to the understanding of the text but also to the transmission of Sufi thought. In this respect, the Dīwān functioned as a reference text within Ottoman Sufi circles and became part of a sustained tradition of interpretation. This demonstrates that, although Ibn al-Fāriḍ is often associated with the thought of Ibn al-ʿArabī, he nevertheless exerted a distinct and notable influence in Ottoman Sufi circles through commentary and translation activities.